Pazar, Kasım 1 ·
DP– ANAP Birleşmesinden Bir DP’li Neden Rahatsız Olur?
Bir DP üyesi olarak ANAP ile birleşme fikri çıktı 2007 Mehmet Ağar döneminden beri bir rahatsızlığım söz konusu idi. Evet merkez sağ ve Türkiye için faydasını ve yararlılığını kimse ile tartışmam bile ama…
Öncelikle kaç seçimdir bizim yarımız kadar bile oy alamayan bir siyasi parti ile birleşme neden? Anap’ın da DP’ninde simge parti olmalarının haricindeki sebepler neler? Çünkü oy oranı katabilecekleri çok fazla bir potansiyeli olmayan bir siyasi partiye ihtiyacımızın olduğuna inancım bulunmamakta. Ya da ANAP’ın kendi mülkü olan bir genel merkezi için birleşmekte çok inandırıcı yada cazip bir fikir olarak gözükmemekte. Bir dönemin rüzgarı ikonu olan bir parti ortadan kaldırmak ya da ilhak etmek o da şu an gerekli bir şey değil.
Ancak merkez sağ’da ve parti içerisinde yeni bir rüzgar yeni bir hava ve bu hava ile gelebilecek bir silkelenme hem partinin güçlenmesi hem de merkez sağ’da yer alan kuvvetli isimleri partiye kazandırıp içimizdeki keneleri dışarı atmak denilirse bu olabilir ve de oldukça mantıklı. Ama sırf bu amaç için Süleyman Soylu gibi bir ismi harcamakta çok büyük bir bedel hatta telafisiz bir bedel olarak düşünmekteyim. Çünkü Türkiye’nin en genç genel başkanından şu an en yaşlı genel başkanına terfi ettik.
Anap birleşmesi ile birlikte benim de dahil olduğum kesimin kafasında oluşan soru işaretleri aslında kabaca şunlardır;
1. Hüsamettin Cindoruk genel başkanlığı Mesut Yılmaz’a mı bırakacak?
2. Anavatan partisinden gelen katılımlar partinin hangi kademelerinde yer bulacak daha doğrusunu partinin hangi kademelerine egemen olacaklar? (GİK, Disiplin ve Gençlik Kolları gibi)
3. Birbirine oldukça mesafeli olan bu iki partinin gençlik kollarının çalışmaları nasıl olacak?
4. En önemlisi genel seçimler olur ve DP meclise tekrar girdiğinde ama muhalefette kalırsa bugün bizimle birleşen ANAP’ın o zamanki tavrı ne olur?
5. Ve hep ortak noktalardan bahsettik ama biraz da farklılıklara bakmakta fayda var bugün Ergenekon soruşturma için asker tasfiyesi ve Türkiye üzerinde oynanan oyunlar olarak bakan partimize karşılık ANAP Ergenekon soruşturmasını desteklemekte ve bu konuda her şeyin yapılmasını savunmakta yarın bir gün bunun veya benzeri farklı olduğumuz bir konuda kendi içimizde uzlaşı bir bütünlük sağlayamama durumumuzun olma ihtimali nedir?
6. Cumartesi günü parti telefonlarını kilitleyen ANAPlıların bu bir satılmadır diye tepki vermekte bizim gibi merkez sağın birleşmesi olarak görmemekteler. Bunlarda DP üyesi olarak devam edecekler mi? Eğer edeceklerse bu bakış açısı ile bu işler nasıl yürüyecek?
7. Kesinlikle bu birleşme Türkiye ve Merkez Sağ için çok önemlidir ama neden en sorunlu olduğumuz parti ile başladı süreç?
8. Diğer merkez sağ partiler ile görüşüldü mü onlarla birleşme için gerekli atılımlar ne zaman başlar?
Syg ve selam ile
Şafak BAYKAL
01.11.2009
Pazar, Kasım 1 ·
DP – ANAP Birleşmesi Neden Önemli?
31.Ekim'de yapılan Büyük kongre ile merkez sağın iki kilometre taşı Demokrat Parti ve Anavatan Partisi bir çatı altında birleşti. Birleşti birleşmesine ama hem haberler hem de yorumlara bakıldığında aslında beklenen o büyük toplumsal sinerji henüz maalesef sağlanamadı olarak gözükmekte. Bunun belki bir çok politik ve sosyolojik açıklamaları söz konusu olabilir ama işin başka boyutları da mevcut. Bugün siyaset sahnesinde her iki partinin varlığı şüpheli gibi bile gözükse etki alanları sadece kendilerine oy verenleri ile sınırlı olmayan kendilerine oy vermeyen bir çok kesimi etkisi altında bırakabilen bu iki partinin attığı bu önemli adım ileriki dönemlerde ne kadar doğru olduğunu ortaya koyacaktır.
Benim şahsi olarak bu birleşmeye bakış açım kişileri göz ardı ettiğimiz zaman oldukça önemli ve büyük bir olaydır. Çünkü 70 milyon nüfuslu ve çokta fazla kutupsal olmayan Türk siyaset arenasında 50den fazla siyasi partinin olması ve bunların birçoğunun da kendini merkez ilan etmesi bana oldukça gereksiz ve saçma geliyordu. Aynı amaç için mücadele eden ve bu amaçla yola çıkan grupların sadece başkanlık uğruna bölünüp ilerlemeye çalışacaklarına; tek bir çatı altında birleşip herkes yapabileceği görevleri alıp güçlü bir şekilde mücadele etmeleri en uygun yoldur. Demokrat Parti aslında yapmış olduğu bu atılım ile Türk siyaset sahnesinde yeni bir dönem de açmaktadır. Çünkü hem halk hem de siyasiler bu kadar fazla partinin olmasının anlamsızlığı ve bölünerek bir şey olmayacağını anladıklarının ilk dışavurumu başlamış oldu. Bundan sonra siyaset arenasında aynı amaç için mücadele eden bir çok partinin birleşme yolunda görüşmelere gireceğini söylemek sanırım bir kehanet olmasa gerek. Özellikle 1980 sonrası darmadağın olmuş ve temelde aynı amaçta ilerleyen merkez sağın bu süreci iyi analiz etmeleri ve sürece dâhil olmaları beklemekteyim. Çok partili dönemde daima kilometre taşı olmuş olan Demokrat Parti çatısında gerçekleşmesi gereken merkez sağın birleşmesi hem Türkiye hem de merkez sağ açısından çok önemlidir.
Bugün tabanlar çok memnun olmasa da bazı tepkiler yükselse de; bazı yorumlara göre değişen bir şey olmayacağı iddia edilse de bu birleşme ile Demokrat Parti bir kez daha önyargıları yıkmadaki geleneğini sürdürmüş “siyasette sadece bölünme olur birleşme olmaz” önyargılarını Anavatan Partisi ile birlikte yıkmıştır. Bundan kazanan Merkez Sağ ve Türkiye olacağı muhakkaktır.
Bu yolda emeği geçen ve mücadele eden tüm herkese teşekkür ederim.
Syg ve selam ile
Şafak BAYKAL
01.11.2009
Cuma, Ağustos 14 ·
İLİM ve BİLİM ÖLDÜ MÜ?
İlim, ilim bilmektedir
İlim, kendini bilmektir
Sen kendini bilmezsen
Bu nic’okumaktır.
Yunus Emre
Merhaba Dostlar;
Büyük üstad Yunus Emre yüzyıllar öncesinde yazmış bu dizeleri; peki biz kendini modern, gelişmiş, ileri olarak tanımlayan 21.yüzyıl insanları gerçekten ne kadar ilmi davranıyoruz. Bunu sormaktaki ana sebebim son birkaç haftadır sevgili ülkemde almış başını bir demokratikleşmedir gidiyor. Bunun belli bir tanımı var mı, yok mu, varsa nasıl kim yaptı, toplumlara göre değişir mi, demokratikleşme için ne yapmak lazım, bunu toplumlar hangi koşullarda, kimlerle ve nasıl yapar? Yada soruya ve de konuya başka bir şekilde bakalım Türkiye’deki demokratikleşmeden kasıt nedir? Ana muhalefete göre içi boş, var olmayan bir şey, iktidara göre Türkiye’nin en büyük açılım projesi.
Türkiye’de belirli süreler ile devamlı ısıtılıp konulan 3 ana konu vardır: Azınlıklar, Aleviler ve Kürtler yada Terör. Ben şimdilik açılımın Kürtler ile ilgili kısmına gireceğim. Bazı kavramlar birbirine girmiş ayırt edilemez hale gelmiş. İktidar güzel bir amaçla ortaya çıktı: Terörü ve akan kanı durdurmak. Artık verilen şehitler ve de dağa çıkan insanlarımız yeter buna bir son vermek gerek. Sanırım bu ülke vatandaşlarının hiçbirinin buna bir itirazı olmaz. Bu amaca da uygun başlık olarakta Demokratikleşmeyi seçtiler. Peki ama nasıl olacak demokratikleşme? Bununla ilgili sabırla bütün programları, açıklamaları izledim; haberleri dinledim, okudum yazılan tüm makaleleri araştırdım ama hükümet tarafında gerçekten tatmin edici bir bilgi edinemedim. Gözlemlediğim en büyük şey demokratikleşmeyi devamlı siyasilerin konuştuğu ve tartıştığı. Peki ülkemizin ilmi ve bilimi ile ilim ve bilim adamları öldü mü? İktisadi ve İdari Bilimler ile Siyasal Bilimler Fakülteleri bunca yıldır boş mu? Bu tartışma neden sadece siyasi zeminde yapılmakta? Benim bugün konuşmak istediğim esas konu bu.
Kürtler şunu demiş, Türkler bunu demiş, işte şu hak verilirse bu olur, bu yasak olursa şu olur vs konularına bu yazıda girmeyeceğim. Çünkü tartışmanın ana ekseninde 30 kadar siyasi parti ve lideri var onların haricinde 12 aydın var. Diğerleri hariçten gazel okuyor durumunda gibi nerdeyse.
Ülkemizde yurtiçi ve yurtdışında çeşitli önemli görevler yapmış devlet adamları (siyasi değil) var, İİBF ve SBF’lerin profesörleri ile bu konularda araştırma yapmış dünyadaki örnekleri incelemiş değerleri ilim adamlarımız var ve her kesimden bu konu ile ilgili eteğindeki taşları dökmek isteyen aydınlar mevcut. Peki neden hiç kimse bu insanları karşılarına alıp gerçekten bir demokratikleşme olacak ve bu son 30 yıldır birbirine soğuklaşan iki kutbu yeniden samimi bir havaya sokacak bu girişimde reel çözümler üzerine çalışmamakta? Ben bu sorunun cevabını samimiyetsizlik olarak düşünüyorum. Umarım yanlış düşünüyorumdur. Çünkü samimiyetsiz bir demokratikleşme girişiminin sonucunda en azından yola çıkış itibari ile sadece iki kesimi taraf kabul eden bu girişimde yaşanabilecek bir başarısızlık aradaki soğukluğu daha da derinleştirip kötüleştirme ile sonuçlandıracaktır.
Benim şahsi düşünceme göre bir demokratikleşme süreci başlayacak ve başarı ile sonuçlanmasını istiyorsak bunun için bu ülkede yaşayan tüm halkların kanaat önderleri, sivil toplum örgütleri, parti temsilcileri, bu konu üzerine araştırma yapan araştırmacılar, gazeteciler, sanatçılar, gençler, profesörler vs herkesin yer alacağı herkesin fikrini, şikayetini, çözüm önerini sunacağı ortak bir platform oluşturularak tartışılarak yapılacak bir ortam gerekmektedir. Bu ortam ve süreç olmadığı sürece ancak bugünkü gibi kavgalar çıkacaktır. DTP devamlı PKK ve Abdullah Öcalan’ı adres gösterip çözümsüzlüğün parçası, MHP bölünme korkusu ile saldırganlığı ile kavganın parçası olursa sonuç zaten tarihe ve okumaya meraksız gençlerin bugün olmasa bile ileride çocuklarında bir Türk – Kürt savaşı söz konusu olacaktır. Bin yıldır aynı coğrafyada yaşayan birbirine kız alıp vermiş, komşu olmuş, ortaklıklar kurmuş insanların yaşayacağı tüm güzellikleri yaşamış gruplar siyasilerin hataları yüzünden düşman olabilecekleri bir girişimdir bu. Bu yüzden eğer bu ülkede ilim ve bilim ölmedi ise ve hala çözümler sunan uygulanmasına katkıda bulunabilecek ilim ve bilim adamları varsa –ki ben binlerce olduğuna inanıyorum- onların engin bilgilerine başvurulmak zorundadır. Yoksa bugünkü ortamda ne demokratikleşmeyi konuşmak nede konuşulanları tartışmak Yunuz Emre’nin dediği gibi “Sen Kendini Bilmezsen / Bu Nic’okumaktır” dan ötesi olmayacaktır.
Sevgili dostlar;
Bu ülkede 72 milletin ve medeniyetlerin tamamı yer almakta ve yaşanmaktadır. Bu bugün değil Alparslan Anadolu’yu fethettiğinde de böyle idi ve böylede olmaya devam edecek. Ama sevginin kalmadığı saygının da yok olmak üzere olduğu bu yüzyılda karşılıklı hoşgörü, nezaket, anlayışta artık yok oldu. Bugün bütün bu tartışmaları yapanlar aynı zamanda ülke yönetimine talip olan insanlardır ve bu insanlar birbirlerine hakarete varan cümleler ile hitap ederken, suçlamalar yapıp, çıkarlarını düşünürken eşit, adil ve doğru bir sürece nasıl girip sonuca ulaşabilirler? İşte bu sebeple ilim ve bilim adamlarının, sivil toplum örgütleri acil olarak konuyu ele alarak siyasal çıkarlardan kurtarıp doğru bir sonuca ulaştırmalarını diliyorum.
Saygı ve selam ile.
Şafak Baykal
14.08.2009
Pazartesi, Ocak 5 ·
KAYBEDİLEN GEÇMİŞTEN KAZANILACAK GELECEĞE
2008 Dünyanın büyük çoğunluğunun hatırlamak istemeyeceği bir yıl olarak tarihteki yerini almaya hazırlanırken; bence başta İslam alemi olmak üzere bütün dünyanın şapkasını önüne alıp asla ama asla unutmaması gereken bir yıl olmalıydı. 1929 Büyük Buhran’ı unutan Avrupa ve Amerika 1999 dan beri gözüken buz dağına feci bir şekilde çarptı ve bir kez daha finansal piyasaların, paranın, gökdelenlerin çaresizliği gözler önüne serildi. İşin bu kısmı ekonomistler ile siyasileri ilgilendirir. 2008’in esas düşünülecek olayı yine yılın sonunda ve yine İSRAİL’den geldi. İsrail bir kez daha GAZZE’de. Bana bir millet söyleyin ki daha kendisinin maruz kaldığı insanlık dışı olayları 10 yıl sonra uygulamaya başlayıp bunu 50 yıl boyunca kısa aralıklar haricinde hiç bıkmadan usanmadan utanmadan devam ettirsin.
1960lardan bugüne dünyanın en büyük KATLİAMI, en büyük SOYKIRIMI ve en büyük hukuk ve din suçu işleniyor ve bu suçu bütün dünya ortak! Başta da İSLAM alemi! 1. ve 2. intifadan sonra şimdi 3. intifada yolda ve her an patlak verebilir. Evet sonuna kadar Hamas ve Hizbullah’ı destekliyorum ve arkasındayım. Bugün eğer Tevrat’tan yola çıktıklarını söylemeyi gizlemeyen ve Müslümanları, İslam’ı terör olarak gören zihniyete karşı kendimce CİHAT ilan edip 3. ve mutlak İNTİFADAyı sessizce bekliyorum.
Bugün sözde kendini İslam rejimi ile yönetildiğini iddia eden petrol babası dolarlı Arap ülkeleri eğer gece vicdanları rahat bir şekilde uyuyorlarsa elbette o bombalar bir gün kendilerini de bulacaktır. Ben bir Elhamdülillah Müslüman ve Türk olarak Hicri Yılbaşı gecesinden bugüne kadar rahat uyuyamıyorum! İsrail Gazzeye girmek için rastgele bir gün seçmedi İslam aleminin yıl dönümü olan Muharrem ayının ilk gününü seçtiler. İslam alemi yıl dönümüne acı, üzüntü ve keder ile girerken, Hristiyan ve Yahudiler ise yaptıklarının gururu (!) ile girdiler. Bugün AB, AİHM ve BM Güvenlik Konseyi geçerliliğini yitirmiştir. İsraili kınamaktan başka bir şey yapamayan aciz kurumlar artık adaletin, hakkın, hukukun yanında olduklarını iddia edemezler. Katillerin yanında yer alarak bunu bir kez daha ispat ederken kendi varlıklarına da son noktayı koydular.
Gazze’de kontrolsüz bir güç kullanılarak yapılan katliama karşı artık İslam alemi tek başınadır! Bu noktada yapılacak tek bir şey vardır: BİRLEŞMEK! Türkiye olarak Turgut Özal’ın ölümüne kadar başkanlığını yaptığımız İ.K.Ö’nün kontrolünü ele alıp hem İslam ülkelerini hem de kardeş Türki Cumhuriyetler ile birlikte gerekli olarak bütünleşmeyi sağlamak zorundayız. Bugün Avrupa son 400 yılda 2 kez din 2 kez toprak 2 kezde Dünya savaşı olmak üzere 6 kez birbirine girmiş olmasına rağmen dünyada varlıklarını devam ettirmek adına çıkarları uğruna birliklerini kurmuşlardır, Afrika yüzyıllar sonra hala birbirleri ile savaşan ülkeler dünyada kalabilme uğruna kurulan birlikte karşılıklı masalarda otururken, ABD birbirinden bağımsız kolonilerin birleşmesinden kendi ülkesini kurarken, Uzakdoğu Şanghay Paktı ile Çin ve Japonya gibi iki ülke aynı masaya otururken biz binlerce yıllık geçmişi olan kardeşlerimiz ve Talas Savaşından bu yana İslam’ın en büyük koruyucu Türkler Araplarla aynı masaya niye oturmuyoruz? Herkes birliğini kursun çekilsin değil. Ama İsrail gibi kendini bilmez zalimlerin zulmünden Müslüman kardeşlerimizi koruyabilmek için ortak kültürü olan ülkeler birleşmeli ve bugün GAZZEDE olanlara karşı artık İSRAİL GEREKLİ BEDELİ ÖDEMEK ZORUNDADIR.
Tevrat’a göre Yahudiler dünyaya 2 kez hakim olacak fakat zulmettiklerinden ve şımardıkları için kaybedip ebediyen o haklarını geri alamayacaklardır. İlk haklarını ellerinden Babil ile Ninova almış idi. Şimdi sıra yine Tevrat’a göre Kuzeyden gelecek yok edilmiş gazaba uğramış kavimden gelecektir o kavim 1918’te gazaba uğramış olan Osmanlı yani Türk kavmidir. Bu bir ütopya değil Yahudilerin inanışıdır. Bu kadar siyasal beceriksizlik, 50 yıldır sömürülme, çalınıp çırpılmaya rağmen ayakta duran Türkiye ve Türk milleti artık yeninden şahlanıp Müslüman kardeşlerine sahip çıkma zamanı gelmiştir.
Hz. Muhammed (s.a.v) 2 vasiyeti olan Kudüs ve İstanbul fethi gerçekleşti ama bunu elde tutmak zorundayız. 1918’te İstanbul düştüğünde aynı yıl Kudüs’te düşmüştü. Kudüs giderse İstanbul, İstanbul giderse Kudüs’te gidecektir. 5 önemli şehrimiz olan Mekke, Medine, Kudüs, Şam ve İstanbul bunlardan birinin İslam ülkelerinin dışına çıkması söz konusu olmaz olamaz olmamalıdır.
Ve siz kardeşlerim Bosna Hersek, Çeçenistan, Afganistan ve Irak savaşlarında her seferinde bu onların sorunu diye susup bir şeyler yapmaktan acizmiş taklidi yapmaktan sıkılmadınız mı?
Modern ülkelerde (!) sırf Müslüman olduğu için vize alamayan kardeşlerinizi görmüyormusunuz?
Gazze başta olmak üzere bütün Filistin’de KATLİAM yapılıyor. 3 maymunu mu oynayacaksınız?
Bugün suçlama yada bahane bulma günü değildir hesaplaşma günü hiç değildir. Bugün İslam aleminin şahlanıp ayağa kalkması için gerekli gündür bugün intifa bugün Cihat günüdür.
Saturday, Ocak 19 ·
2008 YILINDA DA AYNI SORUN : TÜRBAN
2008 yılına girerken herkes kendisi için daha iyi daha güzel bir yıl dilemişti. Onlardan biri de bendim.. Fakat benim bir dileğim daha vardı; daha mantıklı bir yıl. Evet daha mantıklı bir yıl dilemiştim; biraz da istem dışı bir dilek olmuştu benim için. Bundan en büyük pay 2007 yılının içindeki gereksiz kavgalar, gürültüler ve suni gereksiz gündemlere ait. Şimdi onlara dönmek istemiyorum. Çünkü bir yazıya sığabilecek kadar sınırlı değiller maalesef…
2008 girerken daha mantıklı bir yıl dilemiştim fakat öyle bir girdik ki ne mantığı? 2008 de Allah razı olsun medyanın mantıksız gündem sıkıntısı olmadı. Hem ne mantıksız gündemler! Sn Başbakan; rahmetli Turgut Özal’dan sonra tahminimce medyayı istediği gibi oynatan ilk devlet adamı olsa gerek.. Fakat; benim esas anlamadığım başbakan uzun vadede başına iş açabilecek konulara ısrarla neden gündemde tutuyor?
Biz Türkiye Cumhuriyeti’nin %99’u Müslüman diyoruz. Peki abarttığımızı düşünelim ve diyelim ki birader bu ülkenin yarısı Müslüman… Yani %50’si Müslüman. Peki geri kalan %50 Hıristiyan, Musevi, Budist, Ateist vs. yani ülkenin en büyük topluluğu Müslüman! Ve bu en büyük topluluğun en hassas olduğu değere YASAK koyuyoruz. Neden rejim tehdidi nedeni ile. Ey bre gafil! Ey bre kendini bilmez diyesi geliyor insanın. Hani o yasakları savunan BÜYÜK CUMHURİYETÇİLER var ya onlar o kadar Büyük Cumhuriyetçiler ki o Cumhuriyeti kuran büyüten MUSTAFA KEMAL’in zamanındaki gerçek rejim tehlikelerini, gerçek düşmanların nasıl eli kolu bağlandığını bilmezler. Onlar o kadar BÜYÜK CUMHURİYETÇİLER ki cumhuriyettin demokrasinde ayrılmaz olduğunu, demokrasinin de Kişi Temel Hak ve Özgürlükleri konusundaki hassasiyetini BİLMEZLER.
İşin en garibi ise sadece Müslüman olan %50’nin oy verdiği düşünülen AKP iktidarının ise şu an ne yaparsa yapsın tatmin edici bir sonuç alamayacağını bildiği türban konusunu her yerde konuşarak gündemde tutmasıdır. Evet bir AKP düşmanı olarak yaptıkları bir çok şeyi onaylamasam da bir Müslüman olarak üniversitelere, devlet dairelerine, kısacası KAMUSAL ALANA boynunda kendi dini simgeleri ile girebilen gayri Müslimler ile mini minnacık etekleri ve göğüslerine kadar açık göbekleri ile okula girenlere kimse laf etmez iken kendi dininin gereği olarak aynı zamanda bağlı olduğu toplumun geleneği olan baş örtüsü ile gelen kıza onu çıkartma zorunluluğu ve gerekçe olarak ise tarihin en trajikomik cevabı bir çelişki değil midir? Trajikomik cevabımız kılık kıyafet kanununa aykırılık… Pardon? Size kılık kıyafet kanunun bir maddesini hemen söyleyeyim en bilineninden “Erkekler şapka takmak zorunda!” hem şapka kanunu hem de kıyafet kanunu ile mükellef ve cezası var. Kim takıyor? Ayrıca kılık kıyafet kanununda body, kot pantolon, spor ayakkabı, tayt, capri gibi giyseler de bulunmamakta ama bunları giyenler üniversitelere de kamu alanına da alınıyor. Bende caprimi giydim ve girdim.
Yasak sadece başörtüsünde. Neden peki? Rejim korkusu. Yıllarca bu ülkenin doğusu olmadığını zannedenler(!) işin ucu kendilerine PKK ile dokunmaya başlayınca farkına varıp o saatten sonra doğuya yardım toplamaya kalkmadılar mı? 30 yıla yakındır bu ülkenin doğusu terörle mücadele etmeye çalışıyor. Yol yapmayan, köprü yapmayan, okul açmayan, iş imkanı yaratmayan devlete inanmayıp elin başka emeller için besleyip büyüttüğü Ermeni bozması PKK ya ne kaybedecem ki diye gidenlere ne denilebilir? (Burada gerçekten vatan hainliği yapanları ayrı tutup karşılaştırma dışında tuttuğumu belirtmek isterim) Şimdi aynı hata Türban konusunda yapılıyor. Türban nedir esasında? Bizim Anadolu’da ve geleneğimizde de olan Türban başörtüsüdür. Ama yasakları ve sömürülmesi sonucunda sıkma baş diye tabir edilen biçimleri de çıktı artık. Yasaklara inat kapananlar genelde böyle kapandığı görülüyor. Az önce Doğu ile yaptığım karşılaştırmayla aynı şeydir bu. Orada vatandaş çözümü yasak olunca kendince doğru yanlış çözümler bulmaya çalışıyor. Kürtçe konuştuğu için tutuklanan, dışlananlar haklarımızı alacağız diyenlerin peşinden gidip olmadık işlere girdiler. Bugünde türban yasak deyip kapalı bayanların okuması yasaklanmasıyla her yıl ÖSS yi kazanan türbanlı kız sayısı katlanıyor. Bunların yanında kendilerin çözüm bulmaya çalışırken yıprananlar en sonunda eylem yapıyorlar. Biz bunları İstanbul’da polis dayağı yerken de gördük. Sırf kapalı oldukları için okula alınmayan 30 kız oturma eyleminde önce dayak yediler sonra karakola götürülmüşlerdi. Ertesi gün aynı yerde bu sefer 200 kız vardı.
Hadise başbakanın dediği gibi bir sosyal hadise bir sosyal sorun veya BÜYÜK CUMHURİYETÇİLERİN dediği gibi siyasal bir hadise veya siyasal bir sorun değil. Sorun artık global bir hal alıyor. Çünkü bu kızlarımızdan kafaları çalışan, geleceği parlak olanları artık doktorlarımız, mühendislerimiz gibi kaybediyoruz. Dünya bunları kapıp bizde istediğin gibi oku diyor. Tabii o ülkenin vatandaşlığına geçme şartı ile. HRİSTİYAN bir ülkede bir MÜSLÜMAN başı kapalı, çarşaflı artık nasıl isterse okuyabiliyor. Neden bu adamda rejim tehdidi olmuyor? Olmaz olamaz. Eğitim başka şey siyaset başka şey. Ama biz meyhanede vatan kurtarıp. Kebapçıda ekonomi düzelttiğimiz için bizde olur. Benim canım ülkem 1999 depreminden sonra jeologları, 2001 krizinden sonra ekonomistleri, 40 000 insanımız öldükten sonra Kürtleri hatırlarsa olur.
* Bir kısım türbana karşı rejim elden gidecek diyor….
Türban yasal olursa rejim elden gider mi? Eğer rejimimiz bir türbanla gidiyorsa bu ülkeyi derhal terk edelim. Mustafa Kemal’in emanetine hıyanet etmişiz demek ki.
* Bir kısım türbana karşı devlet Sünnileştiriliyor veya dinleştiriliyor diyor….
Türkiye’de cami, mescitlerin ve cem evlerin sayısı toplandığında bildiğim kadar ile havra, sinagog, kilise vb gayri Müslimlerin ibadethaneleri ile aynı rakamlarda olduğudur. Ayrıca devlet nezdin de Alevi toplumunun sorunları çözülmek istendiği de biliniyor demek ki bu tezde geçersiz..
* Bir kısım türbana karşı türbanın ne olduğunu bilmiyor ondan…
Bu insanlar için diyeceğim hiçbir şey yok.
* Bir kısım türbana karşı çünkü kendi temel hak ve özgürlükleri 75 yıl yasaktı..
Esas üzüldüğüm ve kızdığım kesim çünkü neler çekildiğini biliyorlar. Kendileri acı çektikleri için başkalarının çekmelerini engellemeleri gerekir…
* Bir kısım türbanı destekliyor kendisi türbanlı…
Bundan normal bir şey yok…
* Bir kısım türbanı destekliyor çıkarı var…
İşte hadiseyi karıştıran türban karşıtlarını cesaretlendiren 2 gruptan biri. Bu çıkar grupları yok edilmeli.
* Bir kısım türbanı destekliyor iktidar da kalmak istiyor
Bunlarda diğer grup çıkarcılarla işbirliği içindeler ve bunlarda temizlenmeli. Eski Refah Partisi kalıntıları da diyebiliriz bunlara
* Bir kısım türbanı destekliyor ÇÜNKÜ GERÇEKTEN DİNİ İÇİN İSTİYOR.
İşte yurdumun esas MAĞDUR olan insanları ve yukarıda madde madde yazan grupların hepsinden kalabalıklar. Birileri korkularından birileri çıkar ve menfaatlerinden kopmama adına zıtlaşırken gerçekten inançlı insanlarımız hala çile çekiyorlar.
Bu grupların hepsi birbirinden ayrı kendi propagandalarını yapıyorlar ve 2008 için dilediğim mantıklı bir yıl dileğini daha ilk 20 gününde boşa çıkartıp mantıksız işler müdürlüğündeki yerlerini sağlamlaştırıyorlar.
Son sözüm, son günlerde moda olan sanal alemde eski arkadaşları buluşturan Facebook sitesi ile ilgili. Bir grup kurmuşlar TÜRKİYE İÇİN TÜRBANA HAYIR GRUBU ve bu arkadaşlar Atam Emanetinin Bekçisiyiz demişler. Mustafa Kemal 1923 – 1938 arası bu ülkeyi kurarken temel olarak insanların sadece BEYNİ(!) ile ilgilenmişti. Hatırlatmak istedim sadece…
Saygıyla…
ŞAFAK BAYKAL
19.01.2008 – 23:16
Pazar, Mayıs 1 ·
RENKLİ DEVRİMLER
Eskiden darbeler kanlı olup sadece tek renk hakim olurmuş o da kırmızı. Muşlu konuşuyorum; çünkü biz 20’li yaşlar daha devrimleri sadece yıldönümlerinde gazete küpürlerinde okumakla biraz meraklı olanlarımızda bir kaç kitap okuyarak yanlı - yansız, doğru - yanlış bir şeyler öğrendik. Ama durum değişti artık. Eskiden devrimler kapitalist sınıfa karşı işçilerin ve halkların özgürlüğü için yapılırken bugünkü durum biraz tersine. Gürcistan, Ukrayna derken şimdi de Kırgızistan’da devrim oldu. Bu gül, lale devrim dalgaları şimdi Belarus, Özbekistan, Azerbaycan, Pakistan ve Bahreyn’i sallamakta. Ama Moğolistan’ı saymazsak daha etkili bir girişim yok. Dikkatinizi çeken birşeyler var mı bilmem ama üzerinde özellikle durulması gerektiğine inandığım bazı hususlar var.
“TEK KURTULUŞ DEVRİMDE”
Bugün Türkiye’de ister 80 ve öncesini yaşamış olsun isterse yaşamamış olsun bu sloganı bilmeyen yok gibidir. Bugün hala bazı ara sokaklarda eskiden kalma bu yazılar durmakta. Şimdi bu slogan başta Orta Asya Türki Cumhuriyetlerde olmak üzere kısır bir bölgede dillerden düşmemektedir. Türkiye, sol grupların başta Amerika olmak üzere her türlü kapitalist girişime başkaldırırken kullanmış oldukları bu slogan bugünler de ülkesini artık kapitalizmin yumuşak ellerine teslim etmek isteyen ve kapitalizmin mutluluk getireceğine inanan muhaliflerin pankartlarını süslemekte. Türkiye şu anlık kış uykusunda çünkü içeride halletmesi gereken çok daha önemli meseleleri var. Zaten bu işleri planlayanlarda Türkiye’de ve Dünya’da gündem başka noktalara kaymışken bu olayları resmen bir oldu - bittiye getirip hallediveriyorlar. Bugün devrimi gerçekleştirmiş ve gerçekleştirmesi muhtemel ülkeler Türkiye’nin gelecek 15 -20 senesinde Avrupa Birliği’nden daha fazla önemi olan ve olabilecek ülkeler. İşin garip yanı olaylar belli aralıklarla gerçekleştiriliyor ve ufak ufak denilebilecek cinsten de değil. Bugün gerek Avrupa’nın gerekse dünyanın önemli sosyal bilimcileri ve profesörleri bu olayları yakından incelemekte. 20.10.2004’te The Guardian gazetesinde London School Of Economy Uluslararası İlişkiler Öğretim Üyesi Martin Jacques’in yayınlanan makalesinde “Sol öldü ve doğmayacak” başlığı ve içeriği olacaklar hakkında birtakım öngörüler içeriyordu ama bu kadar hızlı gelişeceğini muhtemelen kendileride tahmin edememişlerdi. Şu an önemli olan bu devrimlerin sonucu gerçekten halkın istediği gibi onları açlıktan, sefaletten kurtaracak mı kurtaramayacak mı yoksa sadece geçici bir çözüm mü olacak?
Gürcistan, Ukrayna, Kırgızistan... Sıradaki Kim?
Aslında devrim olaylarına işte Gürcistan’la başlayıp Kırgızistan’la devam ediyor demek biraz tarihe biraz da mantığa ayıp olur. Öncelikle 2003’te Saddam Hüseyin’in diktatörlüğüne dayanamayan Batılı büyüklerimiz hemen Irak halkına özgürlük ve mutluluk götürdüler. Zaten fakirlikten ve baskıdan canı burnunda gezen Iraklılarda önce sevinçle karşıladılar ama içlerindeki bazı nankörler bunu işgal olarak değerlendirip karşı koymaya kalktılar. Ama hiçbir şey özgürlüğün önüne geçemezdi, geçemedi de. Irak’ta özgürlük olurda bizde niye olmaz diyen bazı Balkan ve Orta Asya Cumhuriyetleri önce seçim istediler sonra bu seçim hileli diye ayaklanıp iktidarı aldı. Her ne kadar hepsinde ikinci bir seçim yapılsada ilk seçimde %50’yi bulamayan muhalefet liderleri hep ikinci seçimlerde %90’larla iktidara geliyordu. Aslında normal; insanlara özgürlüğü anlatmak için gerekirse bir seçim daha bile yapılabilir. Neyse ki halk çabuk anlıyorda iş uzamıyor.
Eskiden kapitalistler Doğu Avrupa ve Asya ülkeleri ile pek uğraşmazlardı. Gerçi ABD’nin bir ara Vietnam macerası oldu ama onu saymamak lazım. Batının öncelikli ilgi alanı hastalıklarla, iç savaşlarla ve fakirlikte boğuşan zavallı Afrika’yı çaresizlikten kurtarıp ayağa kaldırmaktı. Herhalde artık Afrika’dan umudu kestiler veya açlığı, sefaleti kesip, özgürlüğü yaydıklarına inandıklarından bu bölgede daha fazla kalmayı anlamsız bulmuş olacaklar ki Doğu Avrupa ve Asya geldi akıllarına. Peki bu süreci gerçekten başlatan neydi?
Şimdi sizlerden biraz tarih bilginizi yoklamanızı isteyeceğim. Bir kaç sene evvel gerçekleşen önemli bir olayı hatırlamanızı istiyorum. Hong - Kong, Çin ile İngiltere arasında yer değiştirdi. İki ülke arasındaki anlaşmaya göre bir süre İngiltere himayesinde kalan Hong -Kong bir kaç sene evvel Çin’e bağlandı. Şimdi bunun devrimlerle ne alakası var derseniz size tek bir cevabım olacaktır. Buna ister komplo teorisi deyin isterse başka bir şey bence sadece tarihin büyük felakete gidişidir. Hong - Kong Çin’e bağlandıktan sonra İngiltere bölgeyi kontrol edecek ve ucuz maliyetlerle pahalı ürünler üretebileceği bir yeri kaybetmiş oldu. Zaten Hindistan üzerindeki etkisi sıfıra yaklaşmıştı bu bölgede bir üsse ihtiyaç vardı. ABD’nin politikaları gereği de yeni yerlere ihtiyacı vardı ve bu ihtiyacı asla Afrika dolduramazdı. Bu arada Almanya ile Fransa’nın da en azından Avrupa için liderlik hırsları hem politik hem de ekonomik olarak İngiltere ile Amerika’nın bazen yanında yer alarak bazen kendi çıkarlarına ters olduğunda karşı çıkarak kısmi destek oluyor. Fakat harekete geçecek bir çıkış noktası bulanamazken Dünya Tarihinin en önemli saldırılarından biri ABD’nin güç ve zenginlik sembolü İkiz Kuleleri yerle br ediyordu. Hemen suçlular ilan edildi. Terörle mücadele ve küresel barış adına özgürlük yayma operasyonları başladı. Önce Afganistan’da Taliban diktatörlüğü şiddet kullanılarak indirilerek Afganistan özgürleştirildi ardından aynı yöntemle Irak Saddam Hüseyin diktatöryasından kurtarılıp Irak özgürleştirildi. Ardından sadece seyirci olduklarını iddia ederek Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan. Sıradakiler de belli ama ne zaman hangisi o belli değil. ABD İran’ı zorla özgürleştireceğini açıkça ilan etti; ardından da Suriye var. Özbekistan, Azerbaycan, Pakistan, Belarus ve Bahreyn biz kendi kendimize özgürleşiriz deyip ufak ufak hareketlenmeye başladı. Peki gerek aynı kandan olduğu, gerek komşusu olduğu ve gerekse (hepsiyle) ciddi şekilde yatırımları olduğu ve kendine pazar ettiği halde Türkiye ne yapıyor?
Devrimler arasındaki Demokratik ülke: TÜRKİYE
Bu başlığı atmamın sebebi herşeye rağmen Türkiye Cumhuriyeti’nin gerçekten demokratik, laik, özgür ve IMF’ye, ABD ve AB’ye rağmen hâlâ Bağımsız olduğuna inanan bir Türkiye vatandaşı olarak bölgesinde gerçekten Müslüman tek ülke olduğuna inanıyorum.
Kısa açıklamamdan sonra Türkiye’nin durumunu irdelersek gerçekten de hiç hoşumuza gitmeyecek bir tablo çıkıyor karşımıza. Türkiye üç askeri darbe, bir 28 Şubat gibi bir süreç ve ciddi ekonomik ve siyasal krizler yaşamasına rağmen hâla bazı oyunlara gelip tepki koyması gereken yerlerde hiçbir şey yapamaz hale geliyor. Bugün Türkiye AB ile müzakere başlama ve içeride bazı gereksiz olaylar ile gündem meşgul olurken en önemli olayını ekonomik istikrarını zedeleyecek birtakım olaylara karşı hiçbir şey yapamıyor. Bugün Türkiye’nin 1991’den Irak ile ticari ilişkilerinin neredeyse tamamı kaçakçılık üzerine kurulu. İran’da, Kırgızistan’da, Ukrayna’da, Belarus’ta ve diğer Türki Cumhuriyetlerde yaşayan TC vatandaşları ve SSCB’nin dağıldığı günden beri yapılan yatırımlar düşünüldüğünde özgürleştirme operasyonlarının Türkiye için zararının ne kadar büyük olduğu ortada. Bunda en büyük suç aslında 1991’den bu yana Türkiye’nin başına gelmiş geçmiş bütün liderler paylaşmaktadır. Çünkü AB ile ilgili yok kriterleri yerine getireceğiz yok müzakere tarihi alacağız diye harıl harıl AB çalışırken terazinin diğer kefesinde duran yeni pazardaki avantajı kullanamadık hem de prestijimizi zedeledik. Bugün Batılı devletler Türkiye’yi onları kandırmak için işte ne kadar modern bir devlet diye gösterdiğini düşünmekteyiz. Kısmi olarak haklı yanları olabilir bu düşüncenin de ama Türkiye kendi coğrafyasında gerçekten de Yunanistan ile birlikte en modern devlettir. Türkiye bugün üç kutupluluğa doğru en vahimi belki de üçüncü dünya savaşına giden bu yolda hâlâ hangi kutupta olacağını seçememiştir. Bugün bu devrimler tek bir şeyi göstermektedir: Herkes kendine bir yol çiziyor bu yoldan dönmeyecektir. İngiltere ya AB’nin en büyüğü olurum ya da ABD ile ortak olurum yolunda, Çin ABD’ye kafa tutarak Orta Asya başta olmak üzere tüm Asya ülkeleri ve Rusya’yı içten içe pazarlığa sokmakta, Ortadoğu ise dünyanın savaş sebebi de barış sebebi de olacağını bile bile kendince bir orta yoldan gitmeye çalışmakta.
Kapitalizmin uğruna yapılan devrimlerde önce dikkati çeken bir husus daha bulunmakta. Bu ülkelerde devrimler olmadan önce büyük Soros’un ziyareti ile muhalefet zaten gergin olan havayı daha da germektedir. En sonunda seçimler gerçekleşiyor ve sürpriz: İktidar %50+ muhalefet %50- olmaz pardon olamaz! Seçimde hile var kim diyor birde buna bakalım. En sonuncu devrimde Kırgızistan da Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) ile Şanghay İş Birliği Örgütü (ŞİÖ) seçimler temizdir derken Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Topluluğu (AGİT) gözlemcileri hayır seçimler hilelidir demişlerdir ve sonuçta devrim gerçekleşti. Aynı topluluğun gözlemcileri Ukrayna ve Gürcistan’da da seçimler hakkında olumsuz raporlar verdiğini de hatırlatmakta fayda olduğunu düşünüyorum.
Sıradaki kim diye sormuştuk daha evvel artık şu andan itibaren sıradakinin hangi ülke olduğunun önemi yok. Önemli olan Türkiye sıradaki devrimde de uyuyacak mı yoksa öyle ya da böyle sıranın kendisine gelmesini mi bekleyecek? Ekonomi tam anlamıyla her noktasında düzlüğe çıkacakken karşılaşılacak bir siyasi kriz çok çabuk bir ekonomik krize dönüşüp Türkiye’de onarılması imkansız yaralar açabilir. Artık Türkiye bugüne kadar olan İslam Birliği veya Türk Birliği gibi fikirlerinin Kırgızistan devriminden sonra gerçekleşemeyeceğini artık anlamış olmalı ve önemli olanın siyasal bir bütünlük değil ekonomik bir bütünlük olduğunu anlayıp bir yol çizebilir mi?
Çizemezse ne olur? En kötü ihtimal ile öyle yada böyle yarım asırlık misafirliğinden sonra Balkanlardan Orta Doğu’da dahil olmak üzere Çin’e kadar uzanan geniş coğrafyadaki ileriye dönük yatırımlarının meyvesini yiyemeden kaybetmiş bir şekilde AB’ne tam üye veya kısmi üye olarak girer ve %25 bağımsız %75 manda olarak yaşar. Her dakika bağlılığımızı ifade etmekten çekinmediğimiz yılda bir kaç gün andığımız Mustafa Kemal ATATÜRK’ün bütün ilke ve gerçek devrimleri ile birlikte bir Türk devletini daha tarihe gömeriz.
Şu ana kadar söylediklerimin hiçbirinin hoşunuza gitmediğini biliyorum. Bunlara ister komplo teorisi deyin isterseniz başka birşey... Fakat dünyada sözü geçen devletler özgür, demokratik halklara sahip olanlar değil ekonomisi güçlü olanlardır. Bugün İngiltere kısmi monarşizm ile yönetiliyor, ABD iki parti arasından başkanını seçiyor, Almanya ve Fransa Meclis çoğunluğunun dediğini değil ya devlet başkanının son söylediğini ya da referandum sonucunun dediğini uygulamakta fakat bu dört devlet dünyanın %60’ını idare etmekte. Kapitalist bir zihniyet ile bir ülkede para var ve vatandaş geçimini rahat sağlıyorsa kimse dönüp hangi yönetim şekliyle idare edildiğine bakmaz. Gün gelirde halk aç kalmazsa...
SONUÇ
Bugün Polonya Ukrayna ile aynı coğrafyada kaldığını iddia ederek gelişmelerden rahatsızlık duyduğunu söylüyorsa. Aynı milletten olduğumuzu iddia ettiğimiz, aynı dinden olduğumuzu iddia ettiğimiz ve komşu olduğumuzu iddia ettiğimiz ülkelerde kanlı veya kansız bir şekilde ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya dörtlüsünün eline geçip köşede tek kalışımızdan duyduğumuz rahatsızlığı dile getirebilmeliyiz. Bunun için de IMF’siz ve bu dörtlü olmadan bir ekonomi kurmamız gerekmektedir.
ŞAFAK BAYKAL
DPÜ BİİBF İKTİSAT ÖĞRENCİSİ
MAYIS 2005